Değişimin Değiştirdikleri

Eskinin hükmünün kalmayacağı yeni bir dönem içindeyiz. Teknolojik gelişim, küreselleşme ve sosyo kültürel değişimler tüketici tercihlerini, pazar dinamiklerini ve iş standartlarını değiştirmekte, endüstriyel çağın rekabet ortamı yerini dijital çağa bırakmaktadır. Artık beklentileri tamamen farklı yeni tüketici kitlesiyle karşı karşıyayız. Tüketiciler daha bilinçli, sorgulayıcı ve her şeyden önce kendi öneminin farkındalar. Standart ürün, standart kalite yerine özel ürünleri, yüksek kalitede ve hemen istemektedirler. Çeşitlilik giderek artmakta, ürün yaşam süreleri kısalmakta ve maliyetin yanında fonksiyonalite/hız faktörleri tercih edilme kriterleri olmaktadır.

Ne üretileceği, ürünün özelliklerin ve fiyatının ne olacağı gibi konularda üreticilerin söz sahibi olduğu dönemde müşteri ve tedarikçilerle kısıtlı iletişime geçiliyor, hemen her şey iç bünyede, büyük ekipman parkurlarında yüksek miktarlarda gerçekleştiriliyordu. Standart/tekrarlamalı üretim süreçlerinin varlığı, yetkin iş gücü gerektirmiyor, eğitim-gelişim konuları çok az gündeme alınıyordu. İşletme performansları ciro, toplam kârlılık, birim maliyet gibi finansal ölçütler kullanılarak takip ediliyor, teknoloji ağırlıklı olarak standart ürünleri etkin bir yöntemle, büyük miktarlarda üretilmesine olanak sağlamak amacıyla kullanılıyordu. Ürün çeşidinin az olması, üretim hatlarında sık ürün/model dönüşü yapmadan, standart modellerden yüksek miktarlarda üretim yapılabilmesine olanak tanıyordu. Seri üretim (mass production) konseptine dayanan bu yöntemin en önemli avantajı ölçek ve fırsat ekonomisiydi. Ölçek büyüdükçe birim maliyetler düşüyor, üretici daha fazla kâr elde ediyordu.

Ancak dijital çağda ölçek giderek küçülmekte, rekabet şartları değişmektedir. Tüketicilerin farklı beklenti ve eğilimleri ürün çeşitliliğinin artmasına, miktarın düşmesine ve ürün yaşam sürelerinin kısalmasına neden olmaktadır. Tüketici beklentilerinin standart ürünlerden → özel, kişiselleştirilmiş ürünlere doğru yer değiştirmesi, ‘yüksek miktar-düşük çeşitlilik’ konseptinin yerini ‘düşük miktar-yüksek çeşitliliğe’ bırakmasına, ölçek ekonomisinin birçok alanda geçerliliğini yitirerek işletme süreçlerinin kapsam ekonomisine odaklı bir hale gelmesine neden olmaktadır. Değişkenliğin ve belirsizliğin yüksek olması, hız ve kalite beklentilerindeki artış yeni dönem üretim stratejilerinin eskiye göre çok daha farklı olmasını gerektirmektedir. Artık, sadece ölçek ekonomisine endeksli seri üretim konsepti ve endüstriyel çağ bakış açısıyla tüketici beklentilerinin karşılanması mümkün değildir. Dijital çağ, kişiselleştirilmiş-yenilikçi ürünleri seri üretim performansıyla yapabilme konsepti üzerine kurulmaktadır.

Kişiselleştirilmiş ürünlere olan rağbet inovasyon ve ürün geliştirme sürecini daha anlamlı hale getirmektedir. Pazara yön veren stratejilerle tüketici beklentilerini herkesten önce fark edip, inovatif ürünleri hızlıca geliştirebilmek, dijital çağın en önemli rekabet gücüdür. İnovatif ürün hem pazarda kalıcı olmanızı hem de ürününüzü daha pahalıya satabilmenize olanak sağlıyor. Dünya sınıfı üreticiler inovatif ürünler geliştirmek için olanca güçleriyle çabalıyor, bu konuya ciddi kaynak ayırıyorlar.

Kaynak ayırmak… İşte mesele aslında burada başlıyor. İnovasyon için gereken kaynağı nereden buluyorlar? Nitelikli kadroların ücretlerini, araştırma geliştirme faaliyetlerinin maliyetlerini nasıl karşılıyorlar?

Cevap aslında çok basit. Giderleri ve fırsat maliyeti kayıplarını azaltıp, buradan elde edilen kaynağı inovasyona ayırıyorlar.

Eskiden hangi ürünün üretileceği, ürün özelliklerinin ve fiyatının ne olacağı gibi konularda üreticiler söz sahibiyken bugün bu durum, eğer son derece özel ve başka bir yerde bulunmayan bir ürün üretmiyorsanız tamamıyla müşterinin kontrolüne girmiştir. Önceleri “Gelir = Gider + Kâr” olan üretim formülü, bugün müşterinin ürün fiyatını belirlemesi sonucunda “Kâr = Gelir – Gider” halini almıştır. Hatta, iktisatçıların yaklaşımına göre bu formüle bir de üretim ortamında, tercihler sebebi ile vazgeçilen en iyi alternatifin ölçüsü, fırsat maliyetleri de eklenmekte ve kârlılığın formülü “Kâr = Gelir – Gider – Fırsat Maliyeti” olarak tanımlanmaktadır. Artık, üreticiler eskiden olduğu gibi kârlılıklarını artırmak için ürün fiyatını artırma şansına sahip değiller. Yeni formül, kâr’ın bir etken değil, üretim fonksiyonunun bir sonucu olduğunu ve kârlılığı artırabilmek için yapılacak yegane şeyin giderleri ve fırsat maliyetlerini azaltmak olduğunu açıkça belirtmektedir.

Giderler, yaptığımız tüm faaliyetler sonucunda oluşurlar. Bazıları zaruridir ancak oldukça önemli kısmı engellenebilecek problemler sonucunda ortaya çıkarlar. Kayıplar sonucu oluşan verimsizlik, pazardaki belirsizlik nedeniyle elde edemediğimiz hız, süreçlerdeki değişkenlik sonucunda ortaya çıkan kalitesizlik gerçekte giderlerimizin istenmeyen kısmının ana nedenleridir. İşte: ‘verim, hız ve kalite’, yeni dönem işletmelerinin aynı anda sahip olması gereken üç hayati unsurdur. Dünya sınıfı üretici olup, yeni döneme ayak uydurabilmek ancak bu üç unsurun bir araya gelmesiyle mümkündür.

Yeni dönemde hataya hiç yer yok! Sadece değişime açık ve hızlı öğrenme yetisine sahip firmalar ayakta kalacaklar. İşletmeler artık hiç olmadıkları kadar verimli, hızlı ve kaliteli olmak zorundalar. Üstelik bunu sadece kendi bünyelerinde değil, tüm tedarik zinciri boyunca yapmaları gerekecek. Müşteriye yok dememek ancak stok seviyelerini az tutmak, üretiminde malzemesiz kalmamak ancak envanter seviyelerini en aza indirgemek, operasyonel anlamda hızlı olmak ancak kaynakları optimum seviyede kullanmak ve tüm bunları yaparken de çevresel faktörleri göz önüne alarak, karbon salınım seviyelerini azaltmak operasyonel mükemmelliği arayan üreticilerin birinci gündem maddesi. Tüm bu gerekli, ancak birbirini kısıtlar gibi gözüken faktörler artık hiçbir işletmenin tek başına üstesinden gelemeyeceği boyutlardadır. Bu boyut, tedarik zinciri yönetiminin önemimi daha da artırmakta ve daha etkin yönetilmesi zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır.

Yeni yaklaşım ‘toplam maliyet’ kavramında hedef sadece sizin maliyetlerinizin aşağı alınması değil, toplam maliyetin (tedarikçi + üretici + dağıtıcı) aşağı alınmasıdır. Artık firmaların değil tedarik zincirinin kalitesi, hızı ve maliyeti rekabet etmektedir.

Bu durumun sonucunda;

1) Dijital çağda, endüstri çağına göre daha sık ürün geliştirilecek ve bunu hızlı yapabilenler daha rekabetçi olacaklar (Fast Product Development).

2) Üretimde küçük lot adetleri ve sık ürün/model dönüşü yaparak çalışmamız gerekecek (Leagile Manufacturing).

3) Silo tarzı organizasyonların yerini değer zinciri organizasyonları alacak, yetkin ve problem çözebilen insan kaynağı norm haline gelecek, başarı/performans kriterleri ve ölçütleri değişecek (Value Stream Management).

4) Pazarın yerini müşteri ağları alacak (Network is your Customer).

5) Veri konsepti, stratejik varlığa dönüşecek ve veriden anlamlı bilgi türetebilen tedarik zincirleri kazanan olacak (BDESC: Big Data Enabled Supply Chain).

Değişim ve Farklı Anlamda Kullanılan Kelimeler

Değişim sürecinde hepiniz mutlaka bulunmuşsunuzdur. Bir şeylerin yapılması gerekir ya da birilerinden bir şeyleri yapmasını beklersiniz ancak bir türlü istediğiniz sonuçları elde edemezsiniz. Bu bir bakıma sizin bazı şeyleri yanlış yaptığınızı gösterebileceği gibi karşınızdaki kişilerin size karşı samimi olmamalarından da kaynaklanabilmektedir.

İletişimde bazı kelimeler vardır ki, bazı anlarda gerçek anlamları çok derinlerde yatar.

İşte size birkaç örnek;

-Ama, kelimesi. Tamamen bir direnç ve duvar örme aracıdır. Kendisinden önce başlayan kelime dizisi sizi bir an umuda doğru götürürken, ardından gelen vurucu kelimeler yumağı bir anda hayallerinizi söndürüverir.

•Yapmayı çok isterdim AMA bu akşam gitmem gerekiyor.

•Dedikleriniz doğru bir bakıma AMA birde işin şu
boyutu var.

•Yapmasına yapalım AMA …

Bunu kendiniz de test edebilirsiniz. İş yerinizde iletişim kurduğunuz kişilerden içinde -ama – kelimesi geçen ve sizin için olumlu olan kaç cümle işitiyorsunuz. Direnç gösteren ve değişime genelde kapalı olan insanlar -Ama – kelimesi kullanmadan çok zor cümle kurarlar. Deneyin ve AMA kelimesini kullanmalarına izin vermeden cümle kurmaları için onları zorlayın. Bakın sonuç ne olacak ?

-Zaten – kelimesi. Bu kelime genelde kıskançlığın ya da bir başkasının başarısı altında ezilmişliğin ortaya çıkardığı bastırılmış duyguları dolaylı olarak ortaya çıkarmaktadır. Bu kelimeyi kullanan kişiler sizin başarılı olmanızı samimi olarak istemezler. İster gibi gözükürler ve içten içe hata yapmanızı beklerler. Düşündüklerinin aksi olunca da -Zaten – ile başlayan cümleleri kurmaya başlarlar.

• Zaten biz bunu daha önce denemiştik.

• Zaten bende aynısını söylemiştim.

• Böyle olacağı en başından beri belliyi zaten.

-Yoğunum – kelimesi. Bu kelime o kadar ucuz ve düşünülmeden kullanılır ki – bazen söyleyen bile konusurken gözlerini yukarı kaydırır. İşlerini planlayamayan, zamanı etkin olarak kullanamayan ya da bir başka ifade ile kendi kusurunu gerçekte mevcut olmayan sebeplere büründürme çabasında olan kişiler bu kelimeyi çok kullanırlar. İş saatlerinde iş harici bir çok şey ile uğraşan ancak istenilen bir şeyler gecikince -Çok yoğunum… – ile başlayan kelimeler kurarak durumlarını kurtarmaya çalışırlar.

• Çok yoğunum bu aralar, o nedenle raporu yetiştiremedim.

• İşler çok yoğun bu aralar, hiçbir şeye yetişemiyoruz.

-Anlıyorum – kelimesi. Beden dili eğitimlerinde ilk önce bu öğretilir. Empati yaparak kendini karşıdaki kişinin yerine koyma kurgusu. Karşı tarafı anlasanız da anlamasanız da anladığınızı, onun o an içinde bulunduğu durumu sizde içinizde hissettiğinizi belirtmeniz gerekir empati durumlarında. Ancak bazı kişiler bunu öyle bir haleti-ruhiye ile yaparlar ki dilleri -Anlıyorum sizi – derken , gözleri ve kalbi ise -Aslında hiç de anlamıyorum hatta umurumda bile değilsin – demek istiyorlardır. İstediği sonuca, karşı tarafa olumsuz bir duygu bırakmadan ulaşmak için bu yöntemi denerler. Bu şekilde yapmaları onlara tavsiye edilmiştir, öğretilmiştir ve onlarda öyle yapmaktadırlar. Bu aslında çok nazik bir dille karşı tarafa olumsuz beyan yapmanın ilk adımıdır. Genelde -anlıyorum – kelimesinin ardından büyük olasılıkla -ama – ya da -malesef – kelimeleri ile başlayan cümleler gelir. Sonuç ise maalesef istediğiniz gibi değildir.

• Sizi çok iyi anlıyorum ancak sistem bu şekilde, yapabileceğim bir şey yok.

• Anlıyorum. Ama maalesef bana verilen talimat bu yönde.

• Demek istediğinizi anlıyorum ama ben başka bir çözüm üzerinde yoğunlaşalım düşüncesindeyim.

-Haklısınız – kelimesi. Dalkavuk dünyasının en moda kelimelerindendir. Patronları ya da bir üst yöneticileri ne söylerse söylesin, doğru – yanlış farketmez sürekli tasdik etmek için hep bu kelimeye başvurur bazı insanlar. Genelde özgüvenleri eksik ve konumlarını şirin, uzlaşmacı kişi olarak görünme politikaları ile korumaya çalışan bu tarz insanların, aslında sisteme fazlaca katkılarıda yoktur.

• Valla çok haklısınınız. Çok iyi düşünmüşsünüz.

• Haklısınız. Sizi çok iyi anlıyorum. Daha önceden bunu yapmalıydım. Atlamamam gerekirdi ama yoğunlukdan unutmuşum.

Çok güzel bir söz okumuştum bir yerde. -Gerçek dost; seni her daim tastik eden değil, sana hep doğruyu söyleyendir. –

Bu kelimeleri elbetteki hepimiz kullanıyoruz. Konuşurken, yazarken belki de en sıklıkla bu tür kelimeleri tercih ediyoruz.

Elbetteki bu kelimelerin kullanımında gerçek manada bir mahsur yoktur. Yeter ki içinde samimiyet olsun.